SUNUŞ
Düşünen her kişi ve toplumun açıkça görebileceği gibi insanlık büyük bir Değişimin sancı ve sarsıntısı içindedir. Maddi ve manevi tüm kurumlar yozlaşma alanları halindedirler. Tüm değerler saflığını yitirmiş durumda ve insan sayısı kadar doğru ve yanlış var. Herkes farklı dili konuşuyor ve kimse kimseyi anlamıyor.  ünki insanlık kuşku duymadan ortaklaşa başvurabileceği bir BİRLEŞTİRİCİ BİLGİ‘ye sahip değil. İnsanlık bir yandan özüne (ruhuna) ve insan olarak gerçek vazifesinin ne olduğuna ait bilgisizlikten doğan anlayışsızlığının ıstırabını yaşarken, öte yandan herhangi bir manevi otoriteye şuurlu olarak bağlı olmadan kendi yolunu kendi seçmek, kendi gerçeklerini yaşamak ve doyuma ulaşmak istiyor.
Bütün insanlık her türlü çalkantı ve sarsıntısıyla yeni bir çağa geçmenin hazırlığı içindedir.  ağımız insanlığı ruhsal ve şuursal seviyesi bakımından hızlı bir ilerlemeye tabi tutulmuştur; ancak bunu belirleyecek temel bilgisi eksiktir ve yaptığı yorumlar yetmemektedir. İnsanların kendileri ve dış dünya hakkında sordukları sorulara, her seviyeyi tatmin edecek şekilde cevap verebilecek yeni bir BİLGİ’ye ihtiyaç vardır. Bu nedenle yeni çağ, “Birleştirici BİLGİ çağı” olacaktır. İnsanlığa eskiyle kıyas edilmesi mümkün olamayan yeni BİLGİ lazımdır. İşte, insanın sadece kendisinden ve yakınlarından değil, herkesten, her şeyden ve Dünyadan da sorumlu olduğunu idrak etmesini sağlayacak evrensel bir BİLGİ’nin, bir Yüce BİLGİ’nin, bu geleceğin her şeyi BİRLEŞTİREN BİLGİ‘sinin herkes tarafından bilinir hale geleceği zaman beklenmektedir.
İnsanlar Evrensel ‘den çok azına sahip oldukları için, kişisel anlayışlarının yegane hakikat olduğunu zannetmekte ve bu nedenle bir türlü aralarında anlaşamamaktadırlar. Dünya barışının kurulmasını engelleyen bu kargaşa, BİRLEŞTİRİCİ BİLGİ’nin ortaya çıkışı ile son bulacaktır.
Bu Bilgi:
Hiçbir sembol kullanmaksızın açık, sade ve kesin bir ifadeyle Evrensel İlkeler’i açıklamalı; tüm kutsal kitapların doğrularını ele alarak dinler arasındaki ayırımları ortadan kaldırmalı; din ve bilimi bir bütün haline getirmeli; insan ilişkilerindeki inanca ve zanna dayalı engelleri kaldırmalı ve ayrıca insanların henüz şu ana kadar kavrayamadıkları birçok kapsamlı bilgileri de içermelidir. Yeni BİLGİ dil, din, ırk, cinsiyet,  yöre ve ekonomik durum bakımından hiçbir ayırım gözetmeksizin her insanın anlayış düzeyine hitap edebilmelidir.
Yukarıdaki hususları içeren böyle bir Yüce BİLGİ insanlığı aydınlatarak, ona yol gösterme zamanının geldiğine inanıyoruz. Her ülke gibi Türkiye de insanlığın şuurlanmasına ve uyanmasına asırlarca hizmet etmiştir. Anadolu insanı binlerce yıldır bu misyonunu yerine getirmek maksadıyla çeşitli şekillerde yetiştirilmiş, yönlendirilmiş ve bugünlere hazırlanmıştır. Yüce BİLGİ bu ülkeden doğacak  (yayılacak) ve bu Ülke tarafından tüm insanlığa duyurulacaktır. Dünya insanlığını üstün bir tekamül sıçrayışına doğru  yönlendirecek, mevcut bütün anlayışları,  zaman içinde Tek Gerçeklik haline getirecek ve böylece tüm insanlığı aydınlatarak ona rehber olacak Yüce BİLGİ’nin insanlığa sunulma zamanı hızla yaklaşmıştır.
Yeni BİLGİ’ye kavuştuktan sonra birlik, beraberlik ve eşitlik ruhunu sevgi, yardım ve dayanışma ile pekiştiren insanlık, içinde bulunduğu derin çıkmaz ve bozgundan kendi kendini kurtarabilecektir. Artık her insan kendini sever gibi her insanı sevmek, komşusu ile geçinir gibi her insanla iyi geçinmek idrakine varacaktır. Bu Vazife duygusu ve anlayışıyladır ki, Dünyaya Ruhsal ve Moral Yasalar hakim olacaktır. Elinizdeki bu kitapçık, Dernek çalışmalarımızın küçük bir ürünüdür. Amacımız daima dengeli ve doğru olanı aramak, özgürlük, sevgi ve ahenk dolu bir dünyanın yapılanmasına katkıda bulunmaktır. Kitapçıkta özetlenen beş İlke’nin (Varlığın Birliği İlkesi, Varlıksal Eşitlik İlkesi, Seçme Özgürlüğü İlkesi, Varlıksal İradelerin  Çelişmezliği İlkesi ve Varlığın Bildiğinden Sorumlu Olduğu İlkesi) sizlerde yeni ilhamlar uyandıracağına ve bizi daha iyi tanımanıza yardımcı olacağına inanıyoruz.
Saygılarımızla.
İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi Yayma Vakfı
1. VARLIĞIN BİR’LİĞİ İLKESİ
Varlık, sonsuz olan Yaradan’ın tezahürü ya da yansımasıdır. “Varlığın Bir’liği” İlkesi’ni anlamaya çalışırken önce, Yaradan kavramını ele almak gerekecektir.
Yaradan’ın Bir’liği
Yaradan mutlak ve sonsuzdur. Bundan dolayı beşerî ve göreceli olan isim ve sıfatlar O’nu tanımlayamaz. Hiçbir şeyle kıyaslanamayan ve sadece Kendisine benzeyen Yaradan, hiçbir şeyden etkilenmez ve değişmez. Varlık’ta Yaradan’a ait hiçbir zerre yoktur. Bu cevher farklılığı sebebiyle O’na ulaşılamaz. Bununla beraber Yaradan, Varlığı’yla, kanunu vasıtasıyla irtibattadır (Zat’ı bakımından değil). Sonsuz boyutların, mekânın ve zamanın sahibi olan Yaradan, Varlık tarafından anlaşılamaz. Yaradan’ı Zat’ı bakımından değil, sadece tezahürlerini gözlemekle anlamaya çalışabiliriz. Var olan her şey O’nu sembolize eder.
Kâinatın düzeni Yaradılış Kanunları’yla sağlanır. Varlık sonsuzluk içinde bu Kanunları öğrendikçe Yaradan hakkında bazı sezgilere varabilir. Esasen Yaradan kavramı veya Yaradılış Kanunları, o Kutsal Tohum, farkında olsun ya da olmasın her varlığa dağılmış ve onların yapılarına nüfuz etmiştir. Merkezi her yerde, dış yüzeyi hiçbir yerde olan küre sembolizmi de aynı şeyi ifade eder. Mutlak hareketsizlik ve denge hâlinde olan Yaradan BİR’dir, TEK’tir ve AYNI’dır.
Var Etme Eylemi
Hiçbir varlığın asla anlayamayacağı bu eylem, ancak Yaradan’a ait bir Bilgi’nin sonucudur. Yaradan’ın tek bir eylemi vardır; o da Varlık meydana getirmektir. Tek olan Yaradan’dan yansıyan yegâne şey Varlık’tır. Yaradan ve Yansıması aynı şey değildir. Bu yansıma dalga dalga varlık sistemleri hâlinde, çokluk olarak tezahür eder. Yaradan’a ait olan bu Fiil, yoktan var etmektir. Var olan, yokluğu idrak edemez; yokluk, varlık için “Hiçlik Sistemi”dir.
Varlığın esası form (şekil) değil, özdür. Başka bir ifadeyle Yaradan tarafından var edilen form değil, özdür.

Var etme, zaman ve mekân dışı küresel bir eylemdir (çünkü zaman ve mekân da varlıktır). Yani bu eylem, sonsuzluğu kapsayan tek, bütünsel (küllî) ve anî bir Oluş darbesidir. Yaradan tarafından meydana getirilen Varlık, bünyesinde “Varlıksal İlkeler”i ya da “Tanrılık Bilgi”yi taşıyacak şekilde var edilmiştir.

Varlığın Bir’liği

BİR olan Yaradan’ın var ettiği de Bir’dir. Varlığın Bir ve Aynı oluşu Yaradan’ın BİR’liğinden dolayıdır. BİR olandan ancak Bir olan sadır olur. Yaradan’ın Kanunu değişmez olduğundan farklı statüde varoluşlar düşünülemez. Oluş, tek BİR Kaynağın, yani Yaradan’a ait tek bir Kanun’un eseridir. Bu sebeple Yaradan için Varlık Bir’dir. Tezahürden önceki küresel varoluşta tekâmül ve hiyerarşi söz konusu değildir. Zaman, mekân ve hareket yoktur. Sadece Bir olan Varlık mevcuttur.

Kâinatlar ve o kâinatlarda tekâmül eden sonsuz çeşitlilikteki varlıklar ayrı ayrı yaratılmamıştır. Farklı olarak gördüğümüz sayısız varlık sistemleri, tek Bir Varlığın çeşitli boyutlardaki tezahüründen ibarettir. Küresel bir bütünlük hâlinde olan varlıkların tümü, her biri ayrı varlık çeşidini yansıtan sonsuz yüzeyli tek bir elmas gibidir. Bu bütünlük “Kozmik Yumurta” şeklinde sembolize edilmiştir. Varlığın Birliği ve Bütünlüğü, başsız ve sonsuz olmaktır. Her varlık hem baştır, hem sondur.
Varlığın BİR’liği, görünmeyen bir BİR’liktir. Bu Bir’lik öz ya da varoluş bakımındandır. Yani farklı farklı gördüğümüz tüm varlıklar, yapılarında aynı mayayı taşırlar. Varlığın BİR’liği, yaratılışın sonsuzluğunu ve küreselliğini ifade eder.

Yaradan karşısında varlıklar değil, Varlık vardır. Bu Varlık Bir, Tek ve Aynı’dır. “Varlığın Birliği” İlkesi’ne bağlı olarak bütün varlıklar eşittir ve seçme özgürlüğüne sahiptir; ancak varlıksal iradeler birbirini çelmez.

Yaratılış ve Tezahür

Yaradan’ın tezahürü Varlık’tır. Tezahür eden Yaradan’ın Kendisi değil, O’nun Bilgisi ya da Kanunu’dur. Kâinat bütünüyle Yaradan’ın tezahürü ya da yansımasıdır. Tezahür, mutlak sonsuz olan Yaradan’ın kendisini sınırlı olanla ifade etmesi demektir. Yaradan tarafından bakıldığında sonsuzluğun sonlu hâle gelmesi söz konusudur. Ancak bu tezahür, varlık açısından gene de sonsuzdur. Bu bakımdan ele alındığında, varlık, çokluk demektir.

Yaradan’ın Oluş (var etmek, varlık meydana getirmek) Eylemi yaratılış değildir. Yaratılış; zamana ve mekâna bağlı maddî sistemler içinde, Varlığın forma (şekle) bağlı olarak tezahür etmesidir. Saf maddenin kendisinde herhangi bir form, herhangi bir ide yoktur. Maddeye şekil veren varlıktır. Şekilsiz (amorf) olan madde, varlık tarafından şekillendirildikten sonra bildiğimiz evren meydana gelmiştir. Yaratılış ya da imalât (prodüksiyon), yani mevcut olanı şekillendirme Yaradan’a değil, Varlığa aittir, Varlık Yaradan’ın var ettiğine şekil vererek yaratma fiilini gerçekleştirmiştir.

Görülüyor ki, Yaradan’ın Kanunu’nu uygulayan ve en büyük varlıksal ilkelerden olan “Seçme Özgürlüğü” İlkesi’ne bağlı olarak Yaratılış Fonksiyonu’nu yerine getirmeyi seçen “Tanrılar” ya da “İlâhlar” vardır. Küresel Varlık âleminde yaratılış süreklidir, yani bu faaliyetin başı ve sonu yoktur. Bu Varlık bütünlüğünü hissedebiliriz, ama asla anlayamayız.

Yaratılanların Birliği

Yaratılanlar, yani yine Varlığın sebep olduğu ve de sonsuz boyut, mekân ve zamana dağılarak çokluk hâlinde tezahür eden varlıklar (mevcudat), aynı özü taşıdıklarından ve aynı Yaratılış Kanunu’na tâbi olduklarından Bir ve Tek’tirler.

Birlik’ten Çokluğa

Yaradan tarafından meydana getirilen Varlık’ta, o tüm varoluşun Bilgisi saklıdır. Bir Merkez’den itibaren, içten dışa genişleyen küreler tarzındaki varlık sistemleri sonsuzluğa uzanır. Bu yaratılış küresindeki varlık sistemleri birbirinin tezahür sebebidir. Bir tezahür, kendinden önceki bir tezahürün sebebidir. Bir önceki bir sonrakini türetir. Yani varlık, varlığı yaratır. “Yaratılan, Rabbine benzer” ifadesi bu anlama gelir. Yani varlık için Aslı’na uygunluk söz konusudur. Ancak tüm varlıkların mayası Yaradan’dan dolayı Bir’dir. Bu sebeple yaratılmış olanlar Bir’dir.

Güneş ışığının bir prizmadan geçerek yedi renge ayrılması gibi Bir olan Varlık, çeşitli boyutlarda, o boyuta has zaman ve mekân şartlarında farklı form ve yapıda tezahür etmiş ve böylece zahirî bir çokluğa dönüşmüştür. Bununla beraber özde Birlik olduğu için, “Yukarıdaki aşağıdakine, aşağıdaki yukarıdakine benzer.” denmiştir.

Çokluktan Birliğe

Yaratılış Yaradan’dan itibaren açılmaya başlar. Merkez’de ve her şeyin başında O vardır; her şey O’na doğrudur. Tekâmül, zaman ve mekân içerisinde bulunan bir değişme olup Merkez’e yaklaşmanın bir ölçüsüdür. Ancak bu asla ulaşılamayacak bir Merkez’dir. Varlık, yaratılış küresinin Merkezi’ne yaklaştıkça ayrıntılar ortadan kalkar. Tâbi olunan kanun sayısı azalır, ama bu kanunların kapsamı genişler. Her şey Bir’leşir ve ayniyet kazanır. Bu nokta Birlik (Teklik, Vahdet) Şuuru’nun Merkezi’dir. Hakikî Birlik oradadır.

O Merkez’den sonsuzluğa yayılan Şuur alanı içerisine giren varlıklar, Birlik fikrine, yani Merkez’e doğru çekilirler. Orada “sen-ben” yok, “biz” vardır. Varlıkların tekâmül seyri, sonsuza dek o Birlik Merkezi’ne doğrudur.

“Varlığın Bir’liği İlkesi”nin Etik Sonuçları

“Varlığın Bir’liği İlkesi”nin fizik plândaki tezahürü olarak, bedenli hâlimizle, kozmik bir bedenin hücreleri gibi birbirimize bağlı durumdayız. Mekânda işgal ettiğimiz konuma bakarak bedenler arasında gördüğümüz boşluklar bizi yanıltmaktadır. Bu yanılgının sonucu olarak kendimizi başkalarından ayrı gibi, bireysellik varmış gibi düşünerek “sen-ben” davası güderiz. Oysa insanlık Tek Bir Şeydir. Bütünsel bir Akıl (Zekâ ya da Şuur) fizik kâinatta ancak böyle görünmektedir.

İnsan varlığının bireysel tekâmülü, tüm insanlığın kolektif tekâmülüne bağlıdır. Bu sebeple insan, toplum içinde “Yardımlaşma ve Dayanışma Kanunu”nu bilerek uygulamalıdır. Görülüyor ki, “her koyun kendi bacağından asılmamaktadır”.

Tekâmül seyri Birlik fikrine, yani Birlik Şuur Alanı’nın Merkezi’ne doğrudur. Ne yaparsak yapalım, o Merkez’e doğru hareket ederiz. Aslında hepimiz Bir’iz. Bu nedenle “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ifadesi kullanılmıştır.

2. VARLIKSAL EŞİTLİK İLKESİ

Tüm varlıklar varoluşları bakımından Yaradan karşısında mutlak olarak eşittirler. Varlıksal Eşitlik İlkesi, Varlığın Bir’liği İlkesi’nin doğal bir sonucudur. Bir olan Varlık, farklı ve eşit olmayan formlar içinde olmakla beraber, aynı parlaklıkta tezahür etmiştir.

Varlığın Bir’liği İlkesi’nden  Varlıksal Eşitlik İlkesi’ne

Varlıklar ayrı ayrı değil, tek bir Kanun’a bağlı olarak ve aynı Varlıksal İlkeleri bünyelerinde taşıyabilecek şekilde yaratılmışlardır. Bu sebeple Bir olan Varlık, Tanrı karşısında olduğu gibi birbirleri karşısında da eşittir. Bir olan Varlığın tezahür âleminde çokluk arz etmesi, varlıkların Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre hareket etmelerinden kaynaklanır. Varlıklar sonsuz maddî sistemlerde görünürken kendi iradelerine göre bir vazife alırlar. Özde Bir ve Eşit olan varlıklar, özgür iradeleriyle kozmik bir plânın belli bölümlerini işgal ederek hizmet ve vazifelerini yürütürler.

Eşitlik Varoluştadır; Cisimde ve Şekilde Değil

Varlıksal Eşitlik İlkesi görünen değil, görünmeyen bir temele dayanır. Bu, cismanî ve şekilsel değil, varoluştaki eşitliktir. Yani varlıklar ayrı ayrı değil, tek bir yaradılış darbesiyle (OL! ya da FİAT!) meydana gelmiştir. Tüm varlıklar tek bir Merkez’in Kanunları’na bağlı olarak tezahür etmiştir. Varlıkların en derin ve temel ortaklığı, “oluş”larıdır. Varoluş bakımından bütün varlıklar eşittir. Bu eşitlik, varlıkların öz ya da maya birliğinden kaynaklanır. Varlıklar cisim ve şekilleri bakımından farklı ve çeşitli olsa da, Yaradılış Birliği ve Kanunları bakımından evrensel bir eşitliğe sahiptirler. Bu öyle bir eşitliktir ki, görünümle, yani çeşitli zaman, mekân ve boyutlarda tezahür eden maddesel formlarla zedelenmez.

Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni taşıdığından dolayı tüm varlıklar, Yaradan karşısında olduğu gibi birbirleri karşısında da eşittirler. Bu İlke’nin sonucu olarak bir boyutta atom olan varlık, başka bir boyutta galaksidir veya bir boyutta insan olan varlık, başka bir boyutta bir ilâhtır.
Eşitlik varoluştadır; cisimde ve şekilde, yani tezahürde değil.

Görünüşteki Eşitsizlik Aldatıcıdır

Eşitlik İlkesi’ni mayalarında taşıyan varlıkların, tezahürat âleminde maddesel formlar hâlinde çeşitlilik, farklılık ve çokluk, yani eşitsizlik sergilemeleri, gene özlerinde taşıdıkları Seçme Özgürlüğü İlkesi’nden kaynaklanır.

Görünmeyen görünenin içinden geçerek tezahür ettiği zaman, özdeki bu Birlik, her varlıkta kendi seçimine bağlı olarak çeşitli şekillere bürünür. Madde âleminde gördüğümüz eşitsizlik ve çeşitlilikler, ışığın prizmadan geçip yedi renge ayrılması gibidir. Prizma ortadan kalkınca yedi renk kaybolur, ortada sadece ışık kalır.

Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak varlık, yolunu kendisi seçer ve içinde bulunduğu hâli kendisi hazırlar. Bize eşitsizlik varmış gibi gelse de, varlık kozmik vazifesini, ancak o hâl içerisinde en mükemmel şekilde yerine getirebilir. O kadar ki, görünen eşitsizliği teorik olarak eşitliğe çevirmek mümkün olsa, kâinatın düzeni bozulurdu.

O hâlde görünen eşitsizlikler varlığın seçimine bağlı olduğundan doğaldır. Ayrıca tüm eşitsizlikler rölatif olup geçicidir. Oysa Varlıksal Eşitlik İlkesi varoluştaki eşitlik olup ebedîdir ve hiç bozulmaz. Tekâmül ya da gelişme, varlıklar arasında eşitliğin bozulması ya da bozulan bir eşitliğin dengelenmesi anlamına gelmez. Tekâmül, varlığın Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak kendi üslûbuna göre ilerlediği kozmik bir hizmet sürecidir. Varlıklar tekâmül farklılıklarından dolayı farklı sorumluluklar taşırlar. Buna bağlı olarak sonsuz boyutlar içinde, sonsuz bir şekilde eşitsizlikler, kademeleºmeler ve hiyerarºiler görülür.

Varlıklar farklılık, çeşitlilik ve eşitsizlik hâlinde bir Bütünlük oluştururlar. Hiçbir varlık diğerinden bağımsız değildir. Her şey her şeyin içindedir. Birindeki değişiklik hepsini etkiler. Her varlık, işlemekte olan kozmik mekanizmanın eşit derecede değerli ve vazgeçilmez birer unsurunu teşkil eder. Varlıklar bir ağacın kökü, gövdesi, dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri gibidir; ağaç ancak bu bütünlük içerisinde hayatiyetini ve fonksiyonunu sürdürebilir. Her varlık, kâinat düzeni içerisinde üzerine aldığı vazifeyi eşit olmayan formlar altında gönüllü olarak yerine getirir.

Varlık tekâmül seyri içinde Merkez’e yaklaştıkça maddesel sistemin çokluğu, çeşitliliği ve farklılığı kaybolmaya başlar. Varlık ayrıntılardan kurtulur. Her şey birleşir ve ayniyet kazanır. Yani özde mevcut olan Varlıksal Eşitlik İlkesi daha çok tezahür eder.

Yaradan Karşısında Varlıkların Durumu

Varlığın Birliği İlkesi’ne göre Yaradan için Varlık Bir’dir. Yani O’nun nezdinde varlıklar değil, tek Bir Varlık mevcuttur. Bir olan Yaradan’ın Bir yansıması vardır; o da Varlık’tır. Tezahür öncesi tek ve Bir olan Varlığın, tezahür ettikten sonra çokluğa bürünmesi Varlığın Birliği İlkesi’ne halel getirmez. çünki tezahür eden Varlığın durumu, sonsuz yüzeyli bir elmasın durumu gibidir. O yüzeylerin her biri nasıl tek olan elmasın bir görünümü ise, sayısız varlık sistemleri de Bir Olan’ın sonsuz derecede farklı zaman, mekân ve boyutlardaki görünümünden ibaret bir Bütünlük’tür. Varoluşlarıyla beraber tüm varlıklara nüfuz etmiş olan Nur (öz, maya ya da Tanrılık Bilgi), her varlıkta aynı derecede yayınlanmaktadır. Yaradan açısından bakıldığında çokluk, çeşitlilik ya da ayrılık değil; Birlik ve Eşitlik görülür. Başka bir deyişle tüm varlıklar aynı Ruhsal ve Maddesel Yasalar’a tâbidirler. O yasalar insandan insana değişmez. Ateş, ayrım gözetmeksizin herkesin elini yakar.

O hâlde sonsuz çeşitlilik gösteren tüm varlıklar Yaradan karşısında eşittir. Bu, bir kürenin yüzeyindeki bütün noktaların Merkez’e eşit uzaklıkta olmasına benzer. Dolayısıyla Yaradan’a göre hiçbir varlığın diğerine nazaran üstünlğü ya da seçilmişliği söz konusu değildir. Bu gerçeğin aksini savunan her türlü öğreti geçersizdir. çünki Varlıksal Eşitlik İlkesi’nden yoksun oldukları için çelişki ve adaletsizliklerle doludurlar.

Eşitlik İlkesi’nin Etik Sonuçları

Bu İlke’ye göre bilgisi ve inancı ne olursa olsun, bütün varlıklar Yaradan karşısında eşittir. O’na nazaran hiç kimse daha ileride ya da daha geride değildir. Kimse kimseye üstün kılınmamıştır; efendi-köle ayrımı yoktur. Bu ilke gereği kimseye iltimas geçilmez ve kimse haksızlığa uğramaz. Tanrı Yasaları, hükmünü her varlık üzerinde eşit şekilde icra eder. İyi ya da kötü diye nitelendirdiğimiz düşünce ve davranışlar bu eşitliği bozamaz. Herhangi bir insanın erdemli tutumu onu Tanrı nazarında daha seçkin bir hâle getirmediği gibi, işlediği fiillerin kötülüğünden dolayı kimse Tanrı’nın gözünden düşmez. Tanrı nezdinde bütün varlıklar mutlak olarak eşittirler.

Varlıksal Eşitlik İlkesi gereği Tanrı, insanı ne ödüllendirir, ne de cezalandırır. Aksi bir uygulama çelişki olurdu. Dolayısıyla başımıza gelen olaylar Sebep-Sonuç Yasası gereği, daha önceki fiillerimizin sonucudur. Yani insan kaderini kendisi belirler. Görülüyor ki, fiillerimizden dolayı Tanrı’ya değil, kendi varlığımıza karşı sorumluyuz. çünki ruh bu yetkiyle yaratılmıştır. O hâlde Tanrı’dan korkmak yerine, anlayışımız ölçüsünde O’nu sevmek ve saygı duymak gerekir.

Tanrı nezdinde eşit olan varlıklar, doğal olarak birbirlerine göre de eşittirler. Ne var ki, bencilliği ve kibri nedeniyle insan bu gerçeği görememekte ve yeryüzünde bunun tersini uygulamaktadır. Bu İlke gereği bütün insanlar ruh kardeşidir. Yeryüzünde yarattığımız sınıflar ve kastlar Varlıksal Eşitik İlkesi’ne aykırıdır. İnsanları iyi-kötü, inanan–inanmayan, zengin-fakir, güzel-çirkin diye ayırarak bir kısmını baş tacı ederken, diğerlerini hakir görmek bir yanılgıdan ibarettir. Karşı cephe yoktur; herkes aynı taraftandır. Yukarıda ya da aşağıda olan yoktur; tüm varlıklar aynı seviyede olup herkes vazifesini yapmaktadır. Her varlık tek bir kozmik tablonun kendi seçtiği bölümünü işlemektedir.

Kim ne yaparsa yapsın ya da ne olursa olsun, kendi tekâmül küresinin merkezine doğru ilerlemekte ve merkeze yaklaştıkça tezahür âleminin zahirî eşitsizliği giderek kaybolmakta ve Birlik Ruhu hâkim olmaktadır. Varlıksal Eşitlik; cismanî eşitlik, fırsat eşitliği ya da anlayış gelişimi eşitliği değildir. Bunlar aynı İlke’nin tezahür âlemindeki basit görünümleridir. Varlığın görevi, madde âleminin her türlü yanıltıcılığına rağmen bu eşitsizliği fark ederek Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni yaşamak ve yaşatmaktır. Gerçek sevgi ancak bu anlayışa ulaştıktan sonra doğar ve insanlar hiçbir adaletsizlik yapmadan, herkesi eşit görerek “Yardımlaşma ve Dayanışma” içinde şuurlu yaşarlar. Şuurlu bir insan, Ruhsal ve Maddesel Kanunları eşit şekilde kullanarak dengeli bir hayat sürdürür.

Hiçbir varlık ne yaparsa yapsın bu eşitliği bozamayacağına göre, ayrıca da varlık dışı bir sistem tarafından yargılanmayacağına göre, bütün sorumluluk tümüyle varlığın kendisine ait olacaktır. Bu durumda bize düşen, insan kardeşlerimizle, karşılık beklemeksizin evrensel bir “Yardımlaşma ve Dayanışma” içinde olmaktır. Bir olan Varlığın çeşitli şekillerde tezahür etmesiyle geçici ve yanıltıcı bir eşitsizlik doğmuştur. Ancak her varlık farklı görünürse de özde Bir’dir. Yeryüzünde yarattığımız “ben-sen” ayrımı kesin bir yanılgıdan ibarettir. Varlık, maddeden sıyrıldığı zaman egoistik kökenli “ben ve sen” ayrımının olmadığını anlar. Ne var ki, maharet, bu gerçeği bedenli hâldeyken anlamaktır.

Bedenli yaşamımızda dış realiteyi çokluk, çeşitlilik ve eşitsizlik olarak algılayışımızın sebebi, sınırlı duyularımız ve şuurumuzdur. Bundan dolayı Varlığın Birliği ve Varlıksal Eşitlik gibi Temel Ruhsal İlkeler’i kavramak için duyuların ve şuurun aşkınlaşıp, küreselleşmesi gerekir ki, bu da özel bir Bilgi’yle olur.

3. SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ İLKESİ

Tezahür  âlemindeki çokluğun ve çeşitliliğin sebebi olan Seçme Özgürlüğü, kâinattaki tüm varlıkların özünde mevcut olan temel ilkelerden biridir. Bu ilke, yine her varlığın özünde mevcut olan Varlıksal Eşitlik İlkesi’nin doğal bir sonucudur.

Seçme Özgürlüğü Varlıksal Eşitlik İlkesi’nden Kaynaklanır

BİR olan Yaradan tek bir eylemle Varlığın özünü var etmiştir. Bu eylem, formlara bürünerek tezahür edecek olan Varlığın yapısını Tanrısal İlkeler’le donatmıştır. Aynı varlıklar bir seferde yaratıldıkları için özde BİR’dirler ve özlerinde aynı Varlıksal İlkeler’i taşıdıkları için de Tanrı karşısında ve bunun doğal sonucu olarak birbirleri karşısında da kayıtsız şartsız eşittirler. İşte, bu Eşitlik İlkesi’dir ki varlıklara sınırsız bir Seçme Özgürlüğü sağlar.

Her Varlık Sınırsız Ölçüde Seçme Özgürlüğüne Sahiptir

Yaradan Sonsuzdur; Yaradan’ın yarattığı da sonsuzdur. Sonsuz Olan’dan sonlu bir varlığın sadır olması abestir. İşte, aynı mantığa göre Varlık, sınırsız bir seçme özgürlüğüne sahiptir. Buradaki özgürlük zıddı olmayan bir kavramdır. Yani karşıtı tutsaklık olan bir özgürlükten söz edilmemektedir. Bu, tezahür öncesi mevcut olan ve dolayısıyla zıddı olmayan ve de zaman ve mekânla sınırlı olmayan bir özgürlüktür. Başka bir ifadeyle bu, Varlığın tezahür etme özgürlüğüdür. Varlık kendi iradesiyle dilediği yönü seçip, ilerler ve karşısına çıkan şartlara uyum sağlar. Varlık bu seçimiyle herhangi bir şey kazanmayacağı gibi, herhangi bir şey de kaybetmez. Varlığın özgür seçimi, mevcut olan imkânlardan birini kullanması ve geri kalan imkânların da diğer varlıklara kalması şeklinde değildir. Varlığın dışında imkân diye bir şey yoktur; seçtiği anda o şey varlık için imkân olmaktadır.

Bu durumda her varlık eşit şekilde, sonsuz derecede seçme hakkına sahiptir; kaldı ki, varlığın dışında sonsuz sayıda imkân olsa bile, seçilen herhangi bir imkân, o imkânların sonsuzluğunu eksiltmez ve geri kalan varlıklara da sonsuz derecede seçme imkânı kalır.

Tezahür Âlemindeki Farklılığın Sebebi: Seçme Özgürlüğü

Taşıdıkları öz bakımından eşit olan varlıkların tezahür âleminde farklı görünümleri, varlık dışı bir sistemin keyfî iradesinden değil, varlığın bizzat kendi iradesinden kaynaklanır. Varlığın sınırsız seçme özgürlüğünün sonucu olarak, tezahür âleminde çeşitli hiyerarşiler doğar. Özde bir ve aynı olan varlıkların kendi iradelerine bağlı zahirî kademeleşmeleri Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni ihlâl etmez. Aynı varlık Seçme Özgürlüğü İlkesi’ni kullanarak bir atomu yönetebileceği gibi, bir Güneş Sistemi’ni de yönetebilir. Tezahür âlemindeki basamaklaşma ve eşitsizlik, varlığın yaratılışıyla beraber özünde taşıdığı Seçme Özgürlüğü’nün sınırsızlığını gösterir.

Öz Bakımından Eşit Olan Varlıkların Seçimleri Neden Aynı Değil de Farklı Sonuçlar Veriyor?

Lineer bir düşünce sistemi içerisinde, yani belirli sebeplerin belirli sonuçları meydana getirdiği deterministik bir yaklaşımla şu soru sorulabilir: “Bütün varlıklar yaratılış itibarıyla eşitse, varlıkların seçimlerinin de aynı sonuçları vermesi gerekmez mi? Hiyerarşinin sebebi nedir?” Bu sorunun cevabı, sonsuz boyutları ihtiva eden küresel mahiyetteki zaman ve mekân şartlarında yatmaktadır. Tüm varlıkların, yaratılış küresinin merkezinden itibaren, aynı anda ve aynı haklara sahip olarak, tezahür âlemini oluşturmak üzere civara dağıldıklarını farz edelim.

Varlıklar 360 derece içerisinde nereden başlarlarsa başlasınlar, seçtikleri kozmik yönde ilerlerler ve mutlak olarak eşit olmalarına rağmen, farklı şekilde tezahür ederek, farklı sonuçlar elde ederler. İşte bunun sebebi, varlıkların farklı zaman ve mekân yoğunluklarıyla karşılaşmış olmalarıdır.
Zaman ve mekân birer varlıktır, yani onlar da yaratılmıştır. Zaman ve mekân da diğer varlıklar gibi Tanrı karşısında eşittir ve seçme özgürlüğüne sahiptir. Yani onlar da kozmik yaratılış küresinin merkezinden itibaren aynı haklarla civara yayılmaya başlamışlardır. Zaman ve mekân, yaratılış küresinin içinde seçme özgürlüklerine bağlı olarak farklı yoğunluklarda tezahür etmişlerdir.

İşte varlıklar, seçme özgürlüklerini kullanarak ilerledikleri kozmik yönde, az yoğun (seyreltik, süptil) ya da çok yoğun (kesif) zaman ve mekânlarla karşılaşarak çokluk, çeşitlilik ve eşitsizlik arz ederler. Varlık, az yoğun olan zaman ve mekân şartlarında hızla ilerlerken, çok yoğun zaman ve mekân şartlarında yavaşlar. Bunun sonucu olarak da, özde eşit ve aynı derecede özgür olan varlıklar, farklı sonuçlar alırlar ve farklı hâller içerisinde, farklı görünürler. O hâlde tezahür âlemindeki farklılıklar ve eşitsizlikler, tezahür sürecinin kendisinden kaynaklanan bir sonuçtur.

Her Varlık Seçtiği Yönde, Payına Düşen Vazifeyi Yapar

Varlıkların sınırsız bir özgürlük içinde seçtikleri kozmik yönde ilerlemeleri, Bütün’ün dışında, bağımsız, yani keyfî ve amaçsız değildir. Tam tersine varlık, tezahür âleminde farklı formlara bürünerek bütünsel bir düzen içinde tezahürün sürekliliğine katılımdan ibaret olan Kozmik bir Hizmet ve Vazife’yi yerine getirir. Seçilen hiçbir yön, Vazife kapsamının dışında olamaz. Varlık hangi yönü seçerse seçsin, Vazifesi’ni yapar.

Kâinattaki Uyum ve Dengenin Sebebi Seçme Özgürlüğü İlkesi’dir

Varlığın Birliği ve Varlıksal Eşitlik İlkeleri göz önüne alınmadığı takdirde, Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre hareket eden varlıkların keyfî seçimlerinin zıtlıklara, karmaşaya ve dengesizliklere sebep olacağı; buradan ise uyum ve düzen bir yana, kâinatın daha doğmadan kaosa sürüklenip, yok olacağı akla gelebilir. Oysa daha önce de belirtildiği gibi, tüm varlıklar yaratılışları bakımından aynı özü taşırlar ve özlerinde aynı Varlıksal İlkeler saklıdır. Başka bir deyişle, aynı uyum ve düzen her varlığın özünde ayrı ayrı kayıtlıdır. Holografik bir sistemle işleyen kâinatta bir varlığın bildiğini, geri kalan bütün varlıklar da bilir; ama bu biliş, varlığın seçme özgürlüğüne asla halel getirmez. Varlıklar, Bütün’ün uyum ve dengesini bozmayacak iradelere sahiptirler ve birbirlerini çelmeyecek şekilde özgürce seçim yapabilecek yetkinliktedirler.

Seçme Özgürlüğü İlkesi’nin Etik Sonuçları

Bütün insanlar; özlerinde taşıdıkları Seçme Özgürlüğü İlkesi’nin sonucu olarak yeryüzünde tezahürün sürekliliğine katılma Hizmet ve Vazifelerini yerine getirmektedirler. Her varlık seçtiği kozmik yönde ilerlerken farklı zaman ve mekân yoğunluklarını aşıp geldiği için, tekâmül seviyeleri ve içinde bulunduğu şartlar bakımından farklıdır. Ama hepsinin özünde taşıdığı Nur (Varlıksal İlkeler, Tanrılık Bilgi) daima aynı parlaklıkta ışımayı sürdürür. Bu nedenle görünürdeki eşitsizliğe bakarak kimseye ululuk payesi verilemeyeceği gibi, kimse de hor görülemez. çünki varlık, kozmik tekâmül (Hizmet ve Vazife süreci) sahnesinde kral rolünü de, dilenci rolünü de aynı başarıyla oynayabilecek kudrettedir. Görülüyor ki, herhangi bir insanın toplum içinde yer aldığı sınıf ya da kazandığı rütbe ile o insanın gerçek varlığı arasında hiçbir bağıntı yoktur. Bir insana beşerî ölçülere dayanarak verilen değer, o insanın, o zaman ve mekân içerisinde yüklendiği hizmet ve vazifenin seviyesini göstermez.
İnsan Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak ilerlediği yönde sadece kendisine karşı sorumludur. Seçtiklerinden dolayı kimse ona hesap sormaz. çünki varlık, fiillerinin sorumluluğunu taşıyabilecek kudrettedir. Seçme İlkesi’ne sahip Varlığa seçimlerinden dolayı hesap sorulması gibi bir çelişkiye düşülemez.

Uygulamada yeryüzü, insanın deneme-yanılma yoluyla tekâmül ettiği bir ortamdır. Bu nedenle insanlığın gelişimini yöneten ve kontrol eden Ruhsal İdare Mekanizması, yanılan ve bu yanılgıdan kurtulmak isteyen insana daima seçebileceği başka imkânlar bahşeder. Benzer ilkeyi toplum içinde kullanan bir insan, başkalarına seçtikleri yolda yardımcı olur ve onlara hoşgörüyle bakar. İnsan, Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre düşünce ve davranışlarında, içinde bulunduğu zaman ve mekân şartlarının elverdiği ölçüde özgürdür ve dilediğini yapabilir. Bununla beraber yaptığı her şeyden gene insan sorumludur. Sebep-Sonuç Kanunu gereği, müspet ya da menfi hareketlerinin sonuçlarıyla mutlaka karşılaşacaktır.

Seçiminden ötürü insanı yargılayacak bir makam mevcut değildir ve buna gerek de yoktur. çünki insan kendi hesabını görecek yetkinliktedir. Kaldı ki, Tanrı’nın sadece Kendisinin seçtiği yolda ilerlemeye mahkûm ettiği ve bu yoldan saptığı zaman cezalandıracağı köleler yaratıp tatmin olmaya ihtiyacı da yoktur. Varlığın içinde bulunduğu durum, kendi seçiminin sonucu olduğu için, seçimine en uygun durumdur.

4. VARLIKSAL İRADE UYGUNLUĞU İLKESİ

Her varlık özünde taşıdığı Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre iradesini dilediği yönde kullanarak, dilediği şekilde tezahür eder. Hiç kuşkusuz bu tezahür, varlıkların öz birliğinden ya da aynı ilke ve kanunlara göre hareket etmelerinden dolayı eşsiz bir ahenkle gerçekleşir. Bütün iradeler birbirine uygundur; hiçbir irade diğerini engelleyemez, ona zıt olamaz ve onu yok edemez. Her zaman ve mekânda geçerli olan Varlıksal İrade Uygunluğu İlkesi, yaratılışın, Tezahür Kanunları’yla beraber sürekli oluşunu gösterir. Yani her varlık Merkez’deki Nur’u sonsuzluğa iletir. Varlık istese de bunun aksini yapamaz. Seçme  Özgürlüğüne sahip olan Varlık, Yaratılış Işını’nı, bir zaman ve mekândan diğer bir zaman ve mekâna nakletmekle vazifelidir.

Varlık Varsa Yokluk Yoktur

Varlıksal İradelerin zıtlaşarak birbirlerini yok etmeleri imkânsızdır. “Yokluk” kavramı varlık için hiçbir anlam taşımaz, çünki varlığın özünde böyle bir ilke mevcut değildir. Varlık yok olmak ya da yok etmek için değil, var olmak ve var etmek için tezahür etmiştir. Kaldı ki, varlığın karşısında, kendisinin dışında, yok edebileceği başka bir varlık da mevcut değildir. çünki Varlık Bir’dir.

Bir Olan Varlığın Bir İradesi Vardır

Temel ilke olarak Varlık Bir’dir. Tek bir Varlık varsa, tek Bir İrade vardır. Birbirleriyle zıtlaşacak, birbirlerini yok edebilecek rakip iradeler mevcut değildir. Tüm varoluş tek Bir İrade’yle hareket eden sonsuz bir Bütün’dür. Tek olan İrade, tezahür edince çokluk olarak algılanır. Ancak bu çokluk, sayısız kılcal uzantılarıyla toprağın derinliklerine uzanan bir ağacın kökü gibi, bir Bütünlük arz eder. Tek bir gövdeye bağlı olan o sayısız köklerde aynı özsu dolaşır ve her kılcal kök Bir ve aynı ağaca hayat verir. Benzer şekilde aynı öze sahip varlıkların iradeleri de mükemmel bir uyum içinde Bütün’e hizmet ederler.

Varlıksal İradeler Neden Farklıdır?

Varlıkların farklı oluşları, iradelerini farklı yönlerde, farklı üslûp ve dozda kullanmaları, varlık dışı bir sistemin karşı konulamaz buyruğunun ya da kaçınılmaz bir yazgının zorunlu bir sonucu değildir. çünki Varlığın kendisinin dışında, Varlığa yön çizecek herhangi bir sistem mevcut değildir. Varlığın iradesi kendindendir ve onu dilediği şekilde kullanmakta mutlak olarak hürdür. Varlığın ilk hareketinden itibaren kendi seçimiyle, kendine özgü bir yol sahibi olduğunu belirtmiştik. Ancak bu seçme, öze ait bir seçmedir. Varlık orada dış etmenlerle, yani kendi özünün dışındaki bazı etkilerle hareket etmemiştir. Bu, özün kendi içindeki seçmesidir ve bu seçme, yalnız Varlığa ait bir bilginin sonucunda gerçekleşmiştir. Tezahür etmiş olan varlık, kendi varlık küresinin merkezinde, tohumunun tohumuna, o iç tohuma, yani o hareketsiz noktaya ulaşıp da, sırf hareket olduğu zaman, orijindeki seçiminin yeniden farkına varacaktır.

Her varlık seçtiği kozmik yönde ilerlerken, farklı zaman ve mekân yoğunluklarıyla karşılaşır. Bu nedenle varlıkların iradeleri, içinde bulundukları zaman ve mekân şartlarına bağlı olarak farklı farklıdırlar. çok yoğun zaman ve mekân ortamında daralan iradeler, az yoğun zaman ve mekân şartlarında dilediklerince gerçekleşme imkânına sahip olurlar.

İradelerin Farklılığı Hiyerarşiyi Yaratır

Tezahür âleminde her varlık, içinde bulunduğu zaman ve mekân yoğunluklarına bağlı olarak, farklı iradelere sahiptir. Bazı varlıkların iradesi dar, bazılarınınki geniş kapsamlıdır. Bununla beraber, bu farklı iradeler tezahür sürecine aynı derecede değerli katkılarda bulunurlar. Bu irade hiyerarşisinde üstteki varlık, alttakine baskı yapmaz, onun iradesi üzerinde bir otorite kurmaya kalkışmaz. Bundan dolayı irade hiyerarşisinin alt basamaklarındaki varlıklar kendi iradeleriyle, daha kapsamlı bir iradenin şemsiyesi altına girerek tekâmüllerini hızla sürdürürler. Kapsam bakımından ne kadar farklı olursa olsun, her irade Kozmik Vazife Plânı’nın vazgeçilmez birer unsurudur. Bir basamaklaşma hâlinde dizilen bu farklı iradeler, kendi fonksiyonlarını eksiksiz yerine getirerek Bütünsel Varlığın yaygınlaşmasına ve mükemmelleşmesine hizmet etmiş olurlar.

Varlıksal İradeler Birbirlerini Yok Edemezler

Özde bir ve eşit olan varlıklar, Seçme Özgürlüğüne sahip olduklarından, bir Merkez’den civara doğru farklı kozmik yönlerde, farklı şekillerde tezahür ederler. Seçme Özgürlüklerinden dolayı her varlığın Kozmik Merkez’e olan uzaklığı farklı farklıdır. Başka bir ifadeyle hiçbir varlık, diğer bir varlığın aynısı değildir. Varlıklar, içinde bulundukları Kozmik Küre’de işgal ettikleri seviyeye göre bir irade sahibidirler. Bu nedenle nicelik ve nitelik bakımından tamamen farklı olan bu iradelerin birbirlerini ortadan kaldırmaları imkânsızdır.

Bütün varlıklar özlerinde aynı Temel İlkeler’i taşıdıkları için kozmik yolculuklarını mutlak bir denge ve uyum içinde sürdürürler. İradelerin birbirlerine zıt olması, birbirleriyle çarpışması ya da birbirlerini nötralize etmesi asla mümkün değildir. Ayrıca varlıklar isteseler de bunu başaramazlar.

Varlıksal iradeler birbirlerinden ve Bütün’den ayrı ve bağımsız değildirler. çünki varoluş birliğinden dolayı, bir varlığın bildiğini diğer varlıklar da bilir, yani her varlık Bütün’ün Bilgisi’ne sahiptir. Bu durumda tezahür sürecine katılmak gibi müşterek bir amaç taşıyan varlıksal iradelerin birbirleriyle çelişmeleri kesinlikle söz konusu değildir. Bizler, iradelerimiz birbirlerini ortadan kaldırıyormuş gibi bir izlenim edinebilir, birinin yaptığını diğerlerinin bozduğunu zannedebiliriz. Oysa iradelerin birbirlerini yok etmeleri için birbirlerine zıt olmaları gerekir ki, bu da imkânsızdır. Yani varlık kendi iradesiyle bir harekette bulunmuşsa, o irade geri çevrilemeyecek bir şekilde gerçekleşmiş demektir. Başka bir irade yapsa yapsa, o iradenin hayata geçirilen sonuçları üzerinde bazı değişiklikler yapabilir, ama o iradeyi yok etmesi asla mümkün değildir. Herhangi bir iradenin bir diğerini ortadan kaldırdığını farz edersek, tezahür âlemi o anda tümüyle yok olurdu. çünki Varlık Bir’dir ve Bütün’dür; birinin yokoluşu, Bütün’ün yokoluşudur.

Varlıksal İradeler çelişmez; Karşılıklı Etkileşimde Bulunur

Varlıklar, Seçme Özgürlüğüne sahip olduklarından farklı şekillerde tezahür ederek farklı yönlerde yol alırlar ve böylece tezahürün sürekliliği görevini yürütürler. Tezahür âlemi varlıkların birarada faaliyet gösterdikleri bir iş yeri gibidir. Her varlık Bütün içerisinde, kendisine düşen Hizmet ve Vazife’yi yerine getirir. Bu Kozmik Faaliyet’in başarıyla yürütülmesi, varlıklar arasında kendiliğinden mevcut olan mükemmel bir iletişim ve etkileşimle gerçekleşir. Varlıksal İradeler her an tesir alış verişi içerisinde bulunurlar. Varlık bu sayede kendi ve kendi dışındaki varlıkların mahiyeti hakkında bilgi sahibi olur. Böylelikle Bütün’ü, yani kendisini tanıyacaktır.

Görülüyor ki, kendi dışındaki iradeler, varlıkların kendilerini bilmelerini sağlayan çok değerli birer imkân olmaktadır. Varlıksal İradelerin kendilerini birbirleriyle denemeleri, mukayese etmeleri ya da boy ölçüşmeleri, bu iradelerin çarpışmaları ya da birbirlerini yok etmeleri anlamına gelmez. Varlık, kendi dışındaki varlıkların mahiyeti hakkında bilgi sahibi oldukça, sonsuzluğa yayılmakta olan Bütün hakkında ve ayrıca Bütün’le kendisi arasındaki birlik hakkında o ölçüde geniş bilgiye sahip olur. Temel İlkeler’i öğrendikten sonra varlık için bu tanıma devresi sona erer ve uygulama süreci başlar.

Varlıksal İradeler Tek ve Aynı Merkez’e Yöneliktir

Her varlığın iradesi tek  ve aynı hedefe yöneliktir; bu hedef Bütünsel Varlık Küresi’nin Merkezi’dir. Varlıklar kürenin yüzeyinden Merkez’e doğru zıt yönlerde ilerleseler bile, karşıt gibi görünen bu iradeler, değil birbirini çelmek, aksine varlıkları Merkez’e, yani Birlik Şuuru’na daha çok yaklaştırır.

Her ne yaparsak yapalım, neyi istersek isteyelim, aslında hepimiz aynı şeyi isteriz. Varlık Seçme Özgürlüğüne sahip olduğu için çeşitli şekillerde istekte bulunabilir; ama meseleyi evrensel açıdan ele alıp Küresel bir İrade düşünecek olursak, tüm iradelerin daima Merkez’e, yani gerçek İrade’ye, başka bir ifadeyle ilke ve kanunlara yönelik olduğunu görürüz. Varlık Kozmik çember’in hangi noktasında bulunursa bulunsun, yaptığı bütün eylemler sonunda Merkez’e ulaşır.

Bazı durumlarda bir irade, başka bir iradeyi ortadan kaldırıyormuş gibi görünse de, aslında iradeler kesinlikle birbirini çelemez,birbirine zıt olamaz. Tüm varlıklar Küresel bir İrade içerisinde aynı Merkez’e doğru hareket ederler. Merkez’e yaklaştıkça ayrıntılar ortadan kalkar, her şey Bir’leşir ve varlıklar ayniyet kazanır. Böylece varlıklar, Eşitlik İlkesi’nin sonucu olarak özgürce yaptıkları seçimlerin ya da irade beyanlarının birbirlerini çelmediğini, tam tersine kâinat ahengini sağladığını fark ederler. Bu İlke’nin şuurlu bir uygulamasını, Ruhsal Plânlar’ın işleyişinde görebiliriz. Bir ruhsal plâna dahil olan varlıklar iradelerini Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre kullanmakla beraber, plân olarak sonuçta tek bir hareket vardır. Bir plânı oluşturan varlıklar, tek bir bedenin organları gibidir; onların bireysel faaliyetleri, bütünsel faaliyeti meydana getirir. çünki o plândaki varlıklardan birinin bildiğini hepsi bilir.

Varlıklar tezahür âlemi içinde seçtikleri Kozmik Yönde ilerleyip Merkez’den uzaklaştıkça, aslında o Merkez’e daha çok yaklaşırlar. Varlıkları Merkez’e yaklaştıran onların özgürce yaptıkları irade beyanlarıdır. Varlıkların Kozmik Yolculukları tek bir Merkez’e yönelik olduğu için varlıksal iradeler birbirini çelemez. Şayet birden fazla Merkez olup, varlıklar diledikleri merkeze yönelmiş olsalardı, farklı ve belki de zıt ilkelere göre hareket edeceklerinden, tüm iradeler birbirini çeler ve tezahür süreci sona ererdi.

Farklı İradeler Kâinatın Uyum ve Denge Unsurudurlar

Bir olan Varlık, çokluk hâlinde tezahür eder. Bu çokluk; bölünmüşlük, bağımsızlık ve zıtlık değil, farklı ve çeşitli görünümler altında öz bakımından Bir ve eşit olan sonsuz varlık sistemlerinin oluşturduğu ahenkli bir Bütünlük arz eder. Tezahür âlemindeki varlıkların, dolayısıyla varlıksal iradelerin farklı olması, bu iradelerin birbirlerini ortadan kaldırabilecek şekilde zıt olmaları anlamına gelmez. çünki varlıkların amacı tezahür sürecini kösteklemek değil, tam tersine ona katılarak varoluşu desteklemek ve zenginleştirmektir. Varlıksal iradeler  birbirinin denge unsurudur; öyle ki Kozmik bir Vazife gerçekleştirilirken bir varlığın yapmadığı ya da yarım bıraktığı bir işi başka bir varlık üzerine alır ve yapar. Bir varlığın yarattığı negatif bir etki, öbürünün yarattığı pozitif bir etki tarafından dengeye getirilir. İşte, dengeyi muhafaza etmek için bir iradenin arkasında daima yedek başka iradeler mevcut olduğu için tezahür süreklidir.

Esasen varlık herhangi bir yönde iradesini kullanıyorsa, yani bir hareket hâlinde ise, mutlaka başka bir varlık da buna zıt yönde bir irade beyanında bulunur. Ancak bu zıtlık, iradelerin birbirini yok etmesi anlamına gelmez; tam tersine bu varlıklar zıt yöndeki iradeleriyle Kozmik Denge’yi sağlarlar. Farklı tını, farklı görünüş ve farklı yapıdaki çalgılardan oluşan orkestranın seslendirdiği bir beste, nasıl kulağa hoş gelen bir armoni oluşturuyorsa, varlıklar da farklı irade beyanlarında bulunarak, kâinat içerisinde bozulması asla mümkün olmayan bir uyum ve denge yaratırlar.

İrade Vazifeye Uygundur

Tezahür âleminde iradelerin farklılığı, varlığın “Vazife Yapma Hakkı”na dayanır. Kâinatta her varlık kendisine en uygun vazifeyle ilgilenmektedir. Varlığın Vazife Hakkı, vazifeyi isteme, alma, engellere karşı koyma ve vazifeyi yerine getirme hakkıdır. Eğer varlık bir mikrobu canlı tutuyorsa, iradesini de o vazifeye uydurur. Aynı varlık başka bir zaman ve mekân ortamında başka bir vazife yapacaktır. Özünde herhangi bir değişiklik olmaksızın, vazifesine bağlı olarak varlığın tezahürü ve irade beyanı değişiklikler gösterir.

Varlık Kendi İradesiyle Tezahür Sürecine Katılır

Bütün varlıklar sonsuz boyutlardaki zaman ve mekân şartları içinde kendi iradelerine göre, Tezahür Kanunları’nın belli uygulamalarını yaparlar. Başka bir ifadeyle her varlık kendi özünün bir yorumunu yapar. Varlık, kendi yorumunu Tanrı emrettiği için değil, kendi iradesi doğrultusunda yapar. Tezahür sürecine katılım üslûbundan dolayı hiçbir varlık kınanmaz ve azarlanmaz. Kaldı ki, Varlık, Tanrı’nın tezahürü olduğundan, Varlığın dışında emretme, kınama ya da azarlama görevini yürüten bir sistem de mevcut değildir.

Varlıksal İrade Uygunluğu İlkesi’nin Etik Sonuçları

Temel ilke olarak varlıksal iradeler birbirlerini çelemezler ve yok edemezler. Hiçbir varlık, her mekân ve zamanda geçerli olan bu ilkenin dışında hareket edemez. Oysa dünya yaşamına baktığımızda insanların birbirlerine zarar verdiklerini, pek çok adaletsizliğin yapıldığını ve isteklerimizin çoğu kez engellendiğini görüyoruz. Kuşkusuz bu değerlendirme, olaylara egoistik açıdan bakan dar şuurlu beşerin görüşüdür ve içinde bulunduğu yoğun zaman ve mekân şartlarından dolayı, gerçekliği böylesine sınırlı ve dar bir şekilde algılamaktadır. Yaşamının amacı hakkında bilgi sahibi olmayan, haz ve elem ikilemi içerisinde hareket eden beşer, realiteyi kendi zanlarına göre yorumlayarak hatadan hataya yuvarlanmaktadır. Doğmadan önce hayat plânını Varlıksal İlkeler çerçevesinde tanzim eden varlık, bedene bağlanınca şuuru daraldığından Kozmik Vazifesi’ni uygulamakta güçlüklerle karşılaşmaktadır. Bununla beraber insanın yaşam amacı, beden içerisinde dahi Ruhsal Kanunları tanımak ve onları uygulamaktır.

Esasen bize haksızlıkmış gibi gelen ve isteklerimize ket vuran olaylar, Varlıksal İlkeler’i öğrenmemiz için şemsiyesi altına girdiğimiz Yüksek İradeler’in hazırlamış olduğu mizansenlerden başka bir şey değildir. Hiçbir insan aslında ne yaparsa yapsın, başka bir insana zarar veremez. Biz başkasına ancak zarar verdiğimizi zannederiz. Oysa cana ya da mala verilecek herhangi bir zarar, o varlığın özünde hiçbir değişiklik meydana getirmez. Varlık maddî bir zarar görse de, görmese de, buğulanan bir camı siler gibi, öz hep aynı kalır. Ama insan kendisinin ruh olduğunu bilmeyip, beden olduğunu zannettiği için olaylara bedensel ve bireysel çıkarcı bir gözle bakmakta, hayatı sen-ben ayrımı içinde geçmektedir. Oysa insanların yaptıkları her şey, farkında olsalar da, olmasalar da, birbirlerine yardımdan başka bir sonuç veremez. O hâlde bu gidişi şuurlu bir hâle getirmek ve birbirimizle Yardımlaşma ve Dayanışma içinde olmak, bilgece bir tutum olacaktır.

İnsan olarak hepimiz öz bakımından bir olduğumuzdan ve tek Bir İradesi olan Kozmik bir bedenin hücreleri gibi olduğumuzdan, başkalarının iradesine ket vurmak ve onlara zarar vermek, aslında kendimize de zarar vermek olacaktır. İnsan insanın kardeşi olduğu için, hepimiz birbirimizden sorumluyuz. Varlıksal İrade Uygunluğu İlkesi’ne göre insan irade beyanlarından dolayı sadece kendisine karşı sorumludur. Yani insan düşünce ve davranışlarından dolayı sadece kendisine hesap verir. İnsanı fiillerinden dolayı ödüllendirecek ya da cezalandıracak herhangi bir sistem kesinlikle mevcut değildir. çünki varlık hareketlerinin sorumluluğunu yüklenebilecek kudrettedir.

5. VARLIK BİLDİĞİNDEN SORUMLUDUR

Kâinatın bütün sorumluluğu tek bir varlığın üzerine yüklenmemiştir; her varlık omuz vermiş ve bu Kozmik Sorumluluk paylaşılmıştır. Varlık tezahür âleminin derinliklerine daldıkça zorlanır ve yüklendiği sorumluluğun kapsamı daralır. Dönüşünde ise, Tezahür Merkezi’ne yaklaştıkça artan bilgisine paralel olarak sorumluluğunun kapsamı genişler. Aslında bir noktadan sonra sorumluluk da ortadan kalkar, çünki bundan böyle varlık sadece gerekeni yapmaktadır.

Sorumluluğun Olmadığı Hâl

Önce Varlık vardı; henüz tezahür etmemiş tek Bir Varlık, tek Bir İrade, tek Bir Bilgi. Kendi içine kapanmış mutlak hareketsizlik ve sükûnet hâlinde tek Bir nokta. Öz’ünde taşıdığı Varlıksal İlkeler’i yorumlamaya hazır bir Kutsal Tohum, tezahür etmeye razı bir Kurban. Ancak Varlık henüz İradesini kullanmamış, ilk sebebi yaratmamıştır. Başka bir ifadeyle, ortada hiçbir etki olmadığı için, hiçbir tepki de yoktur, yani Nedensellik henüz başlamamıştır. Kuşkusuz bu durumda sorumluluk da mevcut değildir. Var Olma ve Var Etme Bilgisi’ne sahip olan bu Kozmik Tohum, tüm varoluşun sorumluluğunu yüklenmeye hazırdır.

Sorumluluk Başlıyor

Sonra Varlık “Olmayı” diledi. Kozmik Yumurta çatlıyor… Ve Işık Oldu! Görünmeyen Işık, görülür hâle geldi. Merkez’deki Nur zerrelere ayrıldı ve kıvılcım kıvılcım sonsuzluğa dağıldı. Ve bir nabız gibi atan ışıl ışıl kâinat doğdu. Tezahür öncesi Bir olan Varlık, tezahür sonrası, çokluk görünümündeki varlığa dönüştü. Böylece statik bir durumda saklı olan sonsuz bir potansiyel enerji, sonsuz varyasyonlar hâlinde dinamizmini ifade eden sonsuz bir kinetik enerji hâline geldi. Varlıklar özlerinde Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne sahip olduklarından, Tezahür Merkezi’nden itibaren diledikleri yönde yola koyuldular. Varlıkların kendi iradeleriyle attıkları ilk adım, aynı zamanda onların sorumluluk yüklendikleri ilk an oldu.

Varlığın Özündeki Bilgi Tezahür Âleminde Örtülür

Tüm varlıklar özlerinde Tanrılık Bilgi’yi taşırlar. Ne var ki, bu Bilgi, varlıklar tezahür edince örtülür; sonsuz parlaklıktaki Nur, tezahür âleminde perde perde gizlenir. Ancak bu, tezahür sürecinin bir gereğidir. çünki varlıklar seçtikleri Kozmik Yön’de ilerlerken, farklı yoğunluklarda tezahür eden zaman ve mekân şartlarıyla karşılaşırlar. Zaman ve mekân da varlıktır; onlar da Seçme Özgürlüklerine bağlı olarak tezahür âlemine yayılmış olup, diğer varlıklarla karşılaşmaları kaçınılmazdır. Varlığın özünde taşıdığı Tanrılık Bilgi, çok yoğun zaman ve mekân ortamlarında, çok sisli bir havada ışığın yolu aydınlatamaması gibi, iyice örtülür, varlığın hareketi yavaşlar ve üzerine düşen sorumluluklar azalır. Buna karşılık az yoğun zaman ve mekân şartlarında varlığın özündeki Tanrılık Bilgi, yani Varlıksal İlkeler bütün görkemiyle ışıldamaya başlar, varlık hızlanır ve büyük sorumluluklar yüklenir.

Varlıkların Bilgi ve Sorumluluk Farklılıkları Eşitlik İlkesi’ni Bozmaz

Varlıkların tezahür âleminde, farklı zaman ve mekân şartları içerisinde, bilgilerini farklı seviyelerde kullanabilmeleri ve buna bağlı olarak farklı kapsamda sorumluluklar yüklenmeleri, yani böylelikle ortaya çıkan hiyerarşi, Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni ihlâl etmez. çünkü özleri bakımından mutlak şekilde eşit olan ve seçtikleri yönde tezahür eden varlıkların, farklı zaman ve mekân ortamlarıyla karşılaşmaları onların eksikliğinden değil, tezahür sürecinin kendisinden kaynaklanır. Ayrıca karşılaşma bütün varlıklar için geçerlidir. Varlık, içinde bulunduğu her türlü ortamın şartlarına mükemmelen uyabilecek kabiliyette bir yapıya sahiptir. O, bilgisini daraltarak sadece bir atomun sorumluluğunu taşırken, dilerse bilgi seviyesini yükselterek bir gezegeni yönetme sorumluluğunu da yüklenebilir.

Varlık Sadece Kendisine Karşı Sorumludur

Varlık Tezahür Merkezi’nden kendi iradesiyle ayrılmış ve kendi seçtiği bir yönde Kozmik Yolculuğu’na başlamıştır. Kâinatta ilk hareketi başlatan Varlık, kuşkusuz bunun sorumluluğunu da  yüklenmiştir. Tezahür etmesi için Varlığa dışarıdan hiçbir zorlama yapılmamıştır; varlık dışı hiçbir sistem ona belli bir yönü seçmesini emretmemiştir. Tezahür sürecine katılım kapsamından ya da özgünlüğünden dolayı hiçbir güç ona hesap sormayacak ve yargılamayacaktır. çok yoğun zaman ve mekân şartlarında bilgi seviyesini düşürerek küçük sorumluluklar aldığı için varlığı cezalandıracak ya da az yoğun zaman ve mekân ortamlarında bilgi seviyesini yükselterek büyük sorumluluklar yüklendiği için de varlığı ödüllendirecek bir sistem kesinlikle mevcut değildir. Varlık kâinat içerisindeki hareketlerinden dolayı mutlak olarak sadece kendisine karşı sorumludur, zaten kendi dışında herhangi bir varlık da yoktur.

Varlık Bildiğinden Sorumludur

Kâinat bir Hizmet ve Vazife ortamıdır. Her varlık tezahür ederek bu Kozmik Vazife’nin kendisine düşen payıyla meşgul olur. Vazifesini kendi seçen varlık, bilgisini de vazifesine uyacak seviyeye ayarlar. Bu durumda varlık, Kozmik Vazife’nin sadece kendi bilgisine göre yürüttüğü kısmından sorumludur; kendi bilgisinin dışında kalan kısımlar varlığın sorumluluğunda değildir. Başka bir ifadeyle, varlık, tezahür sürecine bilgisi oranında katılır. Bütün’ün denge ve uyumu, ancak her varlığın bilgisinin sorumluluğunu yerine getirmesiyle sağlanır. Bilginin sorumluluğunu yerine getirmek demek, varlığın, Kozmik İlke ve Kanunlar’dan kendi seçtiklerini en mükemmel şekilde uygulaması demektir.

“Varlık Bildiğinden Sorumludur” İlkesi’nin Etik Sonuçları

İnsana sorumluluk yükleyen bilgi, kitabî bilgi değil, bizzat uygulanarak ya da derin bir sezgiyle gerçekliği varlık tarafından idrak edilmiş ve hazmedilmiş olan bilgidir. Böyle bir bilgi, hangi kaynaktan gelmiş olursa olsun, artık o insanın öz malı hâline gelmiş ve bir yaşam düsturu olmuştur. Yeri ve zamanı geldiğinde insanın o bilgiyi kullanması gerekir; kullanmadığı takdirde hesap sorulmayı hak eder. çünki insan bildiğinden sorumludur. Hiç kuşkusuz insan bilmediği için yapmadığı ya da bilmeyerek yaptığı hareketlerden dolayı sorumlu tutulamaz.

İnsan, kendisinden daha güçlü bir iradenin tehditleri ya da vaatleriyle yaptığı hareketlerden dolayı da sorumlu değildir. çünki insan kendi bildiğine göre değil, o üstün gücün iradesine göre davranmıştır. Bu durumda hesap sorulması gereken taraf, insan değil, insan üzerinde hegemonya kurarak, hareketlerini kendine has metotlarla yönlendiren o zorba iradedir. İnsanın hareketlerinden sorumlu tutulabilmesi için, bilerek davranmış olması gerekir.

Evrensel Yardımlaşma ve Dayanışma Kanunu’na dayanarak, varlık, tekâmül etmek için çok gelişmiş bir öğretici sistemin şemsiyesi altına girebilir. Bu durumda o üstün güce yakışan; varlığa karışık, eksik ve hatta yanlış bilgiler vererek şaşkına çevirmek, sert emirleriyle varlığın kendine güvenini kaybettirmek, her davranışını bir kurala bağlayarak sınırlamak, dediğini yaptırmak için korkutmak ya da ödül vaadiyle oyalayarak insanı iki yüzlü yapmak değil; apaçık bilgi verdikten sonra varlığı vicdanen özgür bırakmak, ona bilgisini uygulayabileceği bir ortam hazırlamak ve hareketlerinin sorumluluğunu yüklenebilecek şekilde onu güçlendirmektir. Bilen insan kasten hata yapmaz; şayet hata yapıyorsa, bu, bilmediğinden ya da şartların elverişsizliğindendir. Yani insan dünya hayatında sürekli sürçüyor ve pek çok hata yapıyorsa, bunun sorumluluğunu tümüyle insana yüklemek insafsızlık olur. Her şeyden önce insan çok yoğun bir zaman ve mekân ortamı içerisindedir. Kaba bir fizik bedendeki dar şuuruyla, dünyanın ağır maddî titreşimleri karşısında büyük bir savaş vermektedir. İçinde bulunduğu şartlar, özündeki Tanrılık Bilgi’yi dışarıya yansıtmasına engeldir. Kısıtlı şartları ölçüsünde varlıksal tezahüre katılımda bulunan insana hesap sormak değil, onu kutlamak ve kutsamak gerekir.

İnsanın sorumlu tutulabilmesi için iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu bilmesi şarttır. Bu Bilgi ona açıkça verilmediği takdirde, hatalarından dolayı insana hesap sorulamaz. Yapılması ve yapılmaması gereken işlerin upuzun sıralandığı çeşit çeşit listeler vermekle insan gelişmez. İnsan, kendisine Varlıksal İlkeler ve Tekâmül Kanunları açıklanıp, yaptıklarından tamamen kendisinin sorumlu olduğu öğretilince hızla yükselebilir.

İnsan bilerek yaptığı işlerden dolayı sadece kendisine karşı sorumludur. Bilmeden yaptığı ya da yaptırıldığı işlerden dolayı ise hiç kimseye karşı sorumlu değildir. Ayrıca, insanın dışında onu yargılayacak hiçbir sistem de yoktur. Varlık, hareketlerinden dolayı sürekli olarak eleştirilecek, kınanacak ya da yargılanacak bir tutsak değil, kendi iradesiyle tezahüre katılımda bulunan bir kâinat mimarıdır.

İnsan hür bir varlıktır. Kendi iradesiyle tezahür ederek, kendi bilgisi oranında Kozmik bir Vazife’de rol almıştır ve bu vazifesinde sadece kendisine karşı sorumludur. Yaptığı hatalar vazifesini yavaşlatsa da engellemez, ama bu durum o insana ıstırap verir. Oysa Kozmik Vazife hepimize ait olduğundan, herhangi bir varlığın vazifesini aksatması, hepimizi etkiler. O hâlde varlık olarak aynı öze sahip olduğumuz  o kişinin vazifesini aksatıp ıstırap çekmemesi, bundan dolayı kendimizin ve diğer insanların olumsuz yönde etkilenmemesi ve en önemlisi Vazife’nin sekteye uğramaması için Yardımlaşma ve Dayanışma içinde yaşamamız gerekir. Bilen insan bilmeyen insandan da sorumludur.

Subscription
E-Posta Kayıt:



Kitaplar